78. yılında Zini Gediği kayıplarımızı andık

8 Ağustos 1938’de Erzincan-Dersim arasındaki Zini Gediği mevkide katledilen, 97 masum-u pak-ı andık.

Kefensiz ve mezarsız yatan atalarımıza karşı manevi sorumluluklarımızı yerine getirirken, katliamları ve yapanları bir kez daha lanetledik. Orta yerde duran dedelerimizin kemiklerinin DNA testinin yapılarak kayıp yakınlarına teslim edilmesi talebimizi yineledik. Anılarına yaptırdığımız Ateş Çemberi’nin yerine konulmasının acilen sağlanmasını tekrar hatırlattık.

Kararlı ve kollektif bir çalışmanın ürünü olan Zini Gediği Höyüğünde 78 yıl sonra da olsa, anıtımızda ilk mumlarımızı yaktık. Yakılan mumlar 38’de katledilen canlarımız anısınaydı.

38’de Zini’de ne olmustu ?

8 Ağustos 1938’de, 97 masum-u pak Erzincan merkeze bağlı Kılıçkaya (Sürbahan) mevkiinde kurulan kampa götürülmüşlerdi. Kampa götürülenlerin yaşları 17-80 arasındaydı. Bunlar arasında en ilginç olanlardan biri de askerlik iznini kullanmak için gelen bir askerdi. Önce üç gün ahırlarda aç ve susuz bırakılmış, sonra katliam bölgesine götürülmüşlerdi. Fakat arazi koşulları uygun olmayınca, tutsaklara kendi infazlarına götürecek taş yol yaptırılmıştı. Üstelik bunu, ‘dağın öte yakasında bir araba devrilmiş, onu kurtarmaya gidiyoruz’ diyerek, masum insanları vicdanları ile vurmuşlardı.

Gediğe getirilen 97 kişiden 95’i ilk ateşle öldürülmüşlerdi. Cesetlerin altında sağ kalan iki kişi fark edildiklerinde, kafaları taşla ezilerek vahşice katledilmişlerdi. Sürbahan, Mağaçur, Kismikör, Balıbey, Kiştim ve şehir merkezinden toplanan pek çok Aleviye, toplu bir mezar dahi layık görülmemiş ve cesetleri oracıkta kuşa kurda yem olsun diye bırakılmıştı.

Katliamdan geriye kalanlar ise batı illerine sürgüne gönderilmişlerdi. Gittikleri yerlerde, insan yiyen canavarlar olarak aşağılanmaları, sağ kalanlara ölümden de beter ızdıraplar yaşatmıştı. Katliamın üzerinden yıllar geçtikten sonra mağdurların yakınlarından ilki, 1950 yılında, katledilen yakınların için dilekçe ile başvurmuş, fakat dikkate alınmamıştı. Daha sonra 1960 da yine bir mağdur yakını, babası ve dedesinin mezarını ve onurunu isteyerek dilekçe vermiş, yine sonuç alamamıştı.

Mağdur yakınları son olarak, 2011’in Temmuz ayında avukatları ile birlikte, Erzincan Cumhuriyet Savcılığına dilekçe ile başvurmuş ve 73 yıl sonra 2011 in Türkiye’sinde bazı vicdanların sızlayabileceğini düşünmüşlerdi. Cumhuriyet savcılığı 18 gün sonra , « 1938 yılındaki olayların asayiş sorununa ilişkin olduğunu, üçüncü kuşağın anlatımı kapsamında kalan soyut beyanlar olduğunu, dönemin yasalarında soykırım suçu bulunmadığını, zaten bir kasıttan bahsedilemeyeceğini, bahsedilse bile zamanaşımının söz konusu olmadığı » belirtildi.
İtirazdan da sonuç alınmaması nedeniyle dava 2011 yılında AİHM’e götürüldü. AİHM ön inceleme de davayı kabul etti ve esastan incelemesini devam ettirmekte. Davanın bu hukuksuz ve adaletsiz yönü ile kazanılacağı kesin. Fakat 2016 Türkiye’sinin bu utançtan kendi iradesi ile kurtulamayacak olması, öncelikle mağdur yakınlarını sonra da bizleri çocuklarımızın geleceği konusunda karamsarlığa sürüklemiştir. Beklentimiz öncelikle bir karış toprağın dahi çok görüldüğü ölülerimize birer mezar hakkının tanınmasıdır. Bu isteği reddeden vicdanların sızlamaması mümkün değildir. “Biz gördük, siz görmeyin” diyen katliam tanıkları için, ölülerimizin onuru için ve kalanların vicdanı için, herkes elini taşın altına koymalıdır.

Zini ve diğer katliamlar, biraz da insanlığı ve toplumu teslim almaya yönelik projeler. Yüzlerce yıldır onlarca insanı kestiler, kurşuna dizdiler, yaktılar. Yetmedi türlü iftiralarla bu insanların yüreklerini yaraladılar. Dolayısı ile, Zini Katliamını yapanlar, göz yumanlar, görmezden gelenler ne ilk ne de son oldular. Zaman mağdurların, babasız, kocasız, sevgilisiz, kardeşsiz kalmışların yarasını nasıl sarmadıysa, faillerin yaptığı caniliğin üzerini de örtmedi. O zaman bu ağır travma durumundan mağdurlar ve devlet olarak kurtulmak gerek.

Devletin « vatandaşımız ne istiyor? » sorusunu sorarak ilk adımı atmasının önünde hiç bir engel yoktur. Türkiye dünya da “insan haklarına ve onuruna saygılı” bir devlet olarak anılmasını istiyorsa, Türkiye’nin tarihi ile yüzleşmesi şart.

2016-1 2016-5 2016-3 2016-2